Evet, baya bir olmuştu ama olsun geldi 6;
Yalnızdı oğlan, hikayenin nereden geleceğini bilmeden açtı birasını ve oturdu koltuğuna o bilindik, o eski ve eski olmasına rağmen rahat olan yere. Eski 45'likleri dinlerken buldu kendini yine (!)
Neydi bu kadar onu üzen bilinmez ama siyahlara, karanlıklara ve soğuğa aşina olduğu kesin bir yüz ifadesiyle bekliyordu gelecek olan havayı. Ne telefonu çaldı beklediği haberlere, ne dünden razı olduğu bir SMS sevdiği kızdan... Birlikte koşacağı, tutacağı el yoktu ki! Geriye kalanlar ile yüreğini dağlayan bir acıyı dinledi yine sadece. Şöminesi yanmıyordu artık, nedense... Hoş yakmakta istemiyordu onu!! Çok ağır anılar vardı çünkü içinde, alkol ve aşk dolu. Üstüne gelen tüm zorluklara rağmen direndi kırmızılığına batan güneşin (!)
Kırmızılığıydı zaten çeken onu güneşin. Kırmızı rengini sevmeye başlayacak kadar kuvvetli ve bir o kadar derin. Oysa ki o; karlar prensi gibi hissediyordu kendini kuzey batıdaki evinde! Ruh eşinin güneyli olması bunu imkansız kılmıyordu her ne kadar eriyecek olsa bile kollarında!
Onu çok ama çok seviyordu...
Olmadı
Olamadı işte yine.
RADIO
26 Ocak 2011 Çarşamba
22 Ocak 2011 Cumartesi
Macbeth
Geçen gün Ankara Devlet Opera ve Balesi'nde son temsiline çıkan opera; Macbeth'ti.
Kaçırmamak suretiyle akşam 20:00 olmadan dikildim kapıya... Tek başımaydım sevgili ablam ve arkadaşım beni ektiklerinden ötürü bu hazin öykünün başında ben duruyordum. Salon ve salona girmeden önceki lobi tıklım tıklım doluydu bir tane bile boş koltuk kalmamış, insanlar deli gibi bilet almıştı.
Erkekler siyah takım ve kravatları ile bayanlar ise son derece gösterişli döpiyesleri ile XVIII. yüzyılın Fransız'larını andırıyordu. Ortam bana ne kadar samimi geliyorsa bir o kadarda uzak durmamı iletiyordu sanki üzerimde kapişonlu askeri yeşil kabanım, salaş kotum, eskimiş botlarım ve kirli sakalım varken. Aniden soğuk bir rüzgar esti, saat 20:00'a yaklaşıyordu üşümeye başlamıştım ama içime nikotin çekecek başka bir mecra yoktu.
Oyunu izlemeye gelenlerin çoğunluğu belki de Macbeth'in o paranoyak haline hayran oldukları için kadınlardı. Yaşları 25 ile 55 arasında değişen yüzlerce kadın ve bazı gruplar ya çalıştıkları şirketin aldığı biletle sosyal aktivite adı altında gelenler ya da bunu alışkanlık haline yıllar önce getirmiş ama şuan için normalden çok entel bir eylem gibi gözükmesini isteyen orta yaşlılar ve belki de yıllardır sadık ve gerçek bir izleyici olan ihtiyarlar.
Gruplandırmak çok basitti kalabalığı ama kadınların parfüm kokuları birbirine karışmaktan öteye gitmiyordu açık hava da olsa o tarihi kapının önünde ki holümsü meydanı yabancı veya doldurma kokular sarmıştı. Hava çok soğuktu devamlı yazmaktan bıktım ama hava gerçekten çok soğuktu bir önceki yazıma ithafen söylüyorum bu sözleri (!)
Sonunda gong çaldı ve saatin 8 olmasına 5 dakika kala herkes ısınmak için aldığı çaylardan son yudumları, sigaralarından ise son nefesleri çekip bulunduğumuz o yeri sadece 2 dakika içerisinde bomboş ve pis bir halde bırakıp içeri girmişlerdi tabi ki o kadar soğuğu yedikten sonra içeri girip o tarihi ve konforlu deri koltuklar da ısınmanın da Macbeth'i izlemenin zevki kadar ayrıcalıklı olduğu bilinciyle...
Oyun başlamıştı, sahnenin ön kısmına entegre olmuş gibi duran orkestra, önden bir giriş yaptı çaldığı enfes parçayla daha sonra sahne girdi. O ilk sahneden itibaren 1 saat 15 dakikalık araya kadar olan sürenin nasıl geçtiğini anlamadım. Bunu sağlayan bir oyundu Macbeth ve bir daha Ankara Operasında izleyemeyecek olanları ve bu konu da kendimi özel hissetmeme sebebiyet verecek bir Guiseppe Verdi şaheseri olarak aklımda kalacak tabi ki Shakespear'e de selam ederim buradan!...
Günün iğrenç esprisi: "Macbeth beni Mahvet"
Kaçırmamak suretiyle akşam 20:00 olmadan dikildim kapıya... Tek başımaydım sevgili ablam ve arkadaşım beni ektiklerinden ötürü bu hazin öykünün başında ben duruyordum. Salon ve salona girmeden önceki lobi tıklım tıklım doluydu bir tane bile boş koltuk kalmamış, insanlar deli gibi bilet almıştı.
Erkekler siyah takım ve kravatları ile bayanlar ise son derece gösterişli döpiyesleri ile XVIII. yüzyılın Fransız'larını andırıyordu. Ortam bana ne kadar samimi geliyorsa bir o kadarda uzak durmamı iletiyordu sanki üzerimde kapişonlu askeri yeşil kabanım, salaş kotum, eskimiş botlarım ve kirli sakalım varken. Aniden soğuk bir rüzgar esti, saat 20:00'a yaklaşıyordu üşümeye başlamıştım ama içime nikotin çekecek başka bir mecra yoktu.
Oyunu izlemeye gelenlerin çoğunluğu belki de Macbeth'in o paranoyak haline hayran oldukları için kadınlardı. Yaşları 25 ile 55 arasında değişen yüzlerce kadın ve bazı gruplar ya çalıştıkları şirketin aldığı biletle sosyal aktivite adı altında gelenler ya da bunu alışkanlık haline yıllar önce getirmiş ama şuan için normalden çok entel bir eylem gibi gözükmesini isteyen orta yaşlılar ve belki de yıllardır sadık ve gerçek bir izleyici olan ihtiyarlar.
Gruplandırmak çok basitti kalabalığı ama kadınların parfüm kokuları birbirine karışmaktan öteye gitmiyordu açık hava da olsa o tarihi kapının önünde ki holümsü meydanı yabancı veya doldurma kokular sarmıştı. Hava çok soğuktu devamlı yazmaktan bıktım ama hava gerçekten çok soğuktu bir önceki yazıma ithafen söylüyorum bu sözleri (!)
Sonunda gong çaldı ve saatin 8 olmasına 5 dakika kala herkes ısınmak için aldığı çaylardan son yudumları, sigaralarından ise son nefesleri çekip bulunduğumuz o yeri sadece 2 dakika içerisinde bomboş ve pis bir halde bırakıp içeri girmişlerdi tabi ki o kadar soğuğu yedikten sonra içeri girip o tarihi ve konforlu deri koltuklar da ısınmanın da Macbeth'i izlemenin zevki kadar ayrıcalıklı olduğu bilinciyle...
Oyun başlamıştı, sahnenin ön kısmına entegre olmuş gibi duran orkestra, önden bir giriş yaptı çaldığı enfes parçayla daha sonra sahne girdi. O ilk sahneden itibaren 1 saat 15 dakikalık araya kadar olan sürenin nasıl geçtiğini anlamadım. Bunu sağlayan bir oyundu Macbeth ve bir daha Ankara Operasında izleyemeyecek olanları ve bu konu da kendimi özel hissetmeme sebebiyet verecek bir Guiseppe Verdi şaheseri olarak aklımda kalacak tabi ki Shakespear'e de selam ederim buradan!...
Günün iğrenç esprisi: "Macbeth beni Mahvet"
Ne zamandır yoktum? Grip oldum!
Hırıl hırıl hırıldayan bir burun, çatallı bir sesle başladım bundan 2 gün önce yeni güne, artık çok geçti durumu fark ettiğimde; grip olmuştum!
2 Senedir tık demeyen burnum bugün o 2 senenin acısını çıkarırcasına sümkürtüyordu beni, oluk oluk akıyordu virüsler burnumdan selpaklara. Daha ne olduğunu anlayamadan yapayalnız bir şekilde buldum kendimi çarşafı buruş buruş olmuş, kısmen sıcak yatağımda. Hazır çorbalar, kimyasal ilaçlar fayda etmedi. Kendi kendime de yetemedim zaten. Akşam sırtım ve dopdolu göğsüme sürülen vicks etkisini aldığım bir tatlı kaşığı zencefil üstüne bir bardak süt ile gösterdi. Ve grip ilacı olan Katarin'i unutmayalım arkadaşlar. Hastalığımın tamamen geçmesine son noktayı tarhana çorbası ve kuru soğan koydu her ne kadar nefret edenler de olsa hayatımızda (!) 10 numara antibiyotiktir soğan...
Seni seviyorum soğan ve yaşasın gripsiz, sümüksüz hayat!
Ulan 2 gündür ne tat alıyordum ne koku, insan kendi osuruğunun kokusunu bile özleyebiliyormuş. :)
2 Senedir tık demeyen burnum bugün o 2 senenin acısını çıkarırcasına sümkürtüyordu beni, oluk oluk akıyordu virüsler burnumdan selpaklara. Daha ne olduğunu anlayamadan yapayalnız bir şekilde buldum kendimi çarşafı buruş buruş olmuş, kısmen sıcak yatağımda. Hazır çorbalar, kimyasal ilaçlar fayda etmedi. Kendi kendime de yetemedim zaten. Akşam sırtım ve dopdolu göğsüme sürülen vicks etkisini aldığım bir tatlı kaşığı zencefil üstüne bir bardak süt ile gösterdi. Ve grip ilacı olan Katarin'i unutmayalım arkadaşlar. Hastalığımın tamamen geçmesine son noktayı tarhana çorbası ve kuru soğan koydu her ne kadar nefret edenler de olsa hayatımızda (!) 10 numara antibiyotiktir soğan...
Seni seviyorum soğan ve yaşasın gripsiz, sümüksüz hayat!
Ulan 2 gündür ne tat alıyordum ne koku, insan kendi osuruğunun kokusunu bile özleyebiliyormuş. :)
28 Kasım 2010 Pazar
Yine De Geldim Dünyana
Selam ey sevgili okurlarım.
Ne zamandır yazmıyorum fark ettim en sonunda! Ve sizi ihmal etmemem gerektiğini öğrenerek iki lafın belini kırayım istedim gene.
1,5 ay olmuş ayol neredeyse yazmayalı. Neyse ama bunun bir sebebi var ondan bahsedeyim birazcık.
Her mektubumda olduğu gibi bu yazımda da isim vermeyeceğim (çıldırın diye meraktan)
Sevgili, biricik Alkolik Karikatürist'iniz en nihayetinde yıllar sonra tekrar birine köynünü kaptırdı desem ne derdiniz bana!? Vallahi de öyle billahi de öyle yapacak birşey yok...
Durumum vahim a dostlar, hiç beklenmedik bir anda oldu herşey ve hiç beklemediğim bir hızda gerçekleşti. O yüzden yıllarca yalnızlık yemini ettiğim dostlarıma buradan selam olsun ama artık yalnız değilim. Paylaşımlarım artık daha renkli de olabilir. Kınar mısınız acep beni? Tek korkum da bu zaten, bu durumdan sonra beni kendimden soyutlanmış sanmanız. Yok öyle birşey ben yine romantik, yine duygusal, yine karamsarım sizler gibi. Yine paylaşacağız Olmayan Sevgiliye Gerçek Mektup, yine dalga geçeceğiz abuk subuk olaylara, yine güleceğiz hükümete.
Aman diyim bırakmayın kendinizi, lakin aşk bu çıktı karşıma bir anda ne yapayım. Olur da biterse günün birinde o zaman daha alevli dönerim hem aranıza! :)
Uzun lafın kısası, geyiğin boduru makbulmüş. Olay bu abicim birini çok seviyorum durum ne olur bilmiyorum ama korkmayın çocuklardan hala nefret ediyorum. Bugün kendime yazdım azıcık ne var bunda! Okurken sıkıldıysan aynaya bak. :)
Hepinizi ballı kaymaklı öperken bundan sonra nasıl yazacağımı düşünmekle birlikte ayrılıyorum aranızdan.
Görüşürük
Ne zamandır yazmıyorum fark ettim en sonunda! Ve sizi ihmal etmemem gerektiğini öğrenerek iki lafın belini kırayım istedim gene.
1,5 ay olmuş ayol neredeyse yazmayalı. Neyse ama bunun bir sebebi var ondan bahsedeyim birazcık.
Her mektubumda olduğu gibi bu yazımda da isim vermeyeceğim (çıldırın diye meraktan)
Sevgili, biricik Alkolik Karikatürist'iniz en nihayetinde yıllar sonra tekrar birine köynünü kaptırdı desem ne derdiniz bana!? Vallahi de öyle billahi de öyle yapacak birşey yok...
Durumum vahim a dostlar, hiç beklenmedik bir anda oldu herşey ve hiç beklemediğim bir hızda gerçekleşti. O yüzden yıllarca yalnızlık yemini ettiğim dostlarıma buradan selam olsun ama artık yalnız değilim. Paylaşımlarım artık daha renkli de olabilir. Kınar mısınız acep beni? Tek korkum da bu zaten, bu durumdan sonra beni kendimden soyutlanmış sanmanız. Yok öyle birşey ben yine romantik, yine duygusal, yine karamsarım sizler gibi. Yine paylaşacağız Olmayan Sevgiliye Gerçek Mektup, yine dalga geçeceğiz abuk subuk olaylara, yine güleceğiz hükümete.
Aman diyim bırakmayın kendinizi, lakin aşk bu çıktı karşıma bir anda ne yapayım. Olur da biterse günün birinde o zaman daha alevli dönerim hem aranıza! :)
Uzun lafın kısası, geyiğin boduru makbulmüş. Olay bu abicim birini çok seviyorum durum ne olur bilmiyorum ama korkmayın çocuklardan hala nefret ediyorum. Bugün kendime yazdım azıcık ne var bunda! Okurken sıkıldıysan aynaya bak. :)
Hepinizi ballı kaymaklı öperken bundan sonra nasıl yazacağımı düşünmekle birlikte ayrılıyorum aranızdan.
Görüşürük
18 Ekim 2010 Pazartesi
Caretta Caretta Rekoru
Nesli yok olma tehlikesinde olan Caretta Carettalar, Türkiye sahillerinde bu yıl yumurtlama rekoru kırmış.
Köyceğiz-Dalyan, Fethiye-Göcek, Göksu Deltası, Belek ve Patara’da Eylül ayı sonu itibarıyla 5 özel çevre koruma bölgesinde toplam 39 bin yavru deniz kaplumbağasının denize ulaştığı öğrenilmiş. Özel Çevre Koruma Kurumu, uzun yıllardır deniz kaplumbağalarını olumsuz yönde etkileyen faaliyetlerin minimuma indirilebilmesi, koruma-kullanma dengesi içinde alınması gereken tedbirlerin uygulanması, turizm faaliyetlerinin üreme alanları ile örtüşmesinin engellenmesi için çalışma yürütüyormuş. Dünya üzerinde 100 milyon yıldan fazla süredir varlıklarını sürdüren caretta carettaların Türkiye’de 17 üreme alanı bulunuyormuş.
Çok sevindim çok sevindim bikaç kişinin bikaç iş yapmasına! Yavrucaklar ölmesin :)
Köyceğiz-Dalyan, Fethiye-Göcek, Göksu Deltası, Belek ve Patara’da Eylül ayı sonu itibarıyla 5 özel çevre koruma bölgesinde toplam 39 bin yavru deniz kaplumbağasının denize ulaştığı öğrenilmiş. Özel Çevre Koruma Kurumu, uzun yıllardır deniz kaplumbağalarını olumsuz yönde etkileyen faaliyetlerin minimuma indirilebilmesi, koruma-kullanma dengesi içinde alınması gereken tedbirlerin uygulanması, turizm faaliyetlerinin üreme alanları ile örtüşmesinin engellenmesi için çalışma yürütüyormuş. Dünya üzerinde 100 milyon yıldan fazla süredir varlıklarını sürdüren caretta carettaların Türkiye’de 17 üreme alanı bulunuyormuş.
Çok sevindim çok sevindim bikaç kişinin bikaç iş yapmasına! Yavrucaklar ölmesin :)
10 Ekim 2010 Pazar
Çok Kadın Hiç Kadındır Olum Yalnızlıktır Sonu
Karşımda oturan 5'i kız 3'ü erkek ergen grubundan 2 kızın boşta olduğunu farkettim, ayrıca birinin zaman zaman dönüp bana baktığınıda. Ayrıca onun sağ tarafında ayrı bir masada oturan kız resmen laptop'u ile bütünleşmiş durumda idi. Bir insan bilgisayar ile saatlerce ne yapabilir ki sorusu geldi aklıma!
Derken garson beklemeden gidip kendim aldığım biranın adisyondaki yeri şapkalı ve sakallı biri tarafından ölümsüzleştirildi.

O an gruba katılan biri esmer biri sarışın 2 kız kendilerini gruba tanıtırken tüm mekandaki tek yalnız kişinin ben olduğumu bir kez daha anladım. Acı ama gerçek, cep telefonumdan tam 5 kişiyi aradım... Yalnız kalmalıydım herkesin işi gücü ya da uğraşacak bir sevgilisi vardı. Uğraşacak diyorum çünkü sevgili demek uğraşılacak bir sorundur çoğunlukla.
Bunu ben seçmiştim, pişman olmaya hakkım yoktu. O ve ya onlardan biri yanımda olsa böle olmazdı. Ayrıca evin kilidinin değişmesi bile beni ANKAmall'e kurban olduğum anlamına gelemezdi. (uzun hikaye)
Eyvah! Biramla beraber atıştırdığım fıtsıklardan 1 adet kalmış! Bu, bir işarettir, eğer fıstığın bitiyorsa biran ve paranda bitiyor demektir. Ama ben son kalan herşeyi çok severim hiç düşünmeden kasedeki son fıstığı ağzıma atıverdim. Buarada burada Nickelback çalıyor şuan itibariyle, bayağı da özlemiştim iyi geldi.
İnsan aşırı derecede yalnız kaldığı zamanlarda bir maymun ile konuşabiliyor... Bir anda doğulu ama modern giyinimli bir eleman tarafından herkese "sigaraları kaldıralım ekip geliyor" uyarı geldi!!!
Resmen dikta ülkesi olmuş burası, herşeye yasak!!!
Nefret etmek için bir sebep daha buradan!
iyi noktalardan vuruyor ama hükümet hakkını vermek lazım kimi zaman. Hemen o anda bir Tayyeap resmi çiziverdim oracıkta. Sadece 30 saniyemi aldı!
Derken garson beklemeden gidip kendim aldığım biranın adisyondaki yeri şapkalı ve sakallı biri tarafından ölümsüzleştirildi.
O an gruba katılan biri esmer biri sarışın 2 kız kendilerini gruba tanıtırken tüm mekandaki tek yalnız kişinin ben olduğumu bir kez daha anladım. Acı ama gerçek, cep telefonumdan tam 5 kişiyi aradım... Yalnız kalmalıydım herkesin işi gücü ya da uğraşacak bir sevgilisi vardı. Uğraşacak diyorum çünkü sevgili demek uğraşılacak bir sorundur çoğunlukla.
Bunu ben seçmiştim, pişman olmaya hakkım yoktu. O ve ya onlardan biri yanımda olsa böle olmazdı. Ayrıca evin kilidinin değişmesi bile beni ANKAmall'e kurban olduğum anlamına gelemezdi. (uzun hikaye)
Eyvah! Biramla beraber atıştırdığım fıtsıklardan 1 adet kalmış! Bu, bir işarettir, eğer fıstığın bitiyorsa biran ve paranda bitiyor demektir. Ama ben son kalan herşeyi çok severim hiç düşünmeden kasedeki son fıstığı ağzıma atıverdim. Buarada burada Nickelback çalıyor şuan itibariyle, bayağı da özlemiştim iyi geldi.
İnsan aşırı derecede yalnız kaldığı zamanlarda bir maymun ile konuşabiliyor... Bir anda doğulu ama modern giyinimli bir eleman tarafından herkese "sigaraları kaldıralım ekip geliyor" uyarı geldi!!!
Resmen dikta ülkesi olmuş burası, herşeye yasak!!!
Nefret etmek için bir sebep daha buradan!
iyi noktalardan vuruyor ama hükümet hakkını vermek lazım kimi zaman. Hemen o anda bir Tayyeap resmi çiziverdim oracıkta. Sadece 30 saniyemi aldı!
4 Ekim 2010 Pazartesi
Olmayan Sevgiliye Gerçek Mektuplar 5
Arabaya binerken ki telaşlı hali beni bıraktığında son bulmuştu,
Neden böyle bir ifadeye büründüğünü anlamak güçtü gecenin 1'inde, sanki benden uzaklaşırken içi huzur dolmuştu. Oysa aynı bardaktan yudumladığımız bira saatleri çok geride kalmamıştı ki?!
Defalarca renk değişimine uğramış platin renkli saçları, alkolün kokusuyla enteresan bir şekilde uyum sağlıyordu. Öpülesi ama ince dudakları sanki birbirini tamamlayıp "inceyim ama buradayım" der gibi baktırıyordu insana. Masmavi gözleri parıldamaktan başka bir işe yaramıyordu (daha ne yapabilirdi ki) haftanın 5 günü geceye günaydın diyen ben, onunla geçirdiğim nihayet içinde yalnızlık olmayan güzel geceye gözlerimi rahatca kapatarak başladım bu sefer. Bunu yaşattığı zaman uzak kalabildim belki de ondan.
Eksilerimi fark edip yüzüme söylemesi bile hoşuma gitmişti, gücenmek yerine rahattım karşısında bu sefer o'nun. İçinde ki haketmediği acıyı çıkartamadım ilk gün ortaya tahmin ediyordum ama dolaylı yoldan imalarda bulunmaktan başka birşey yapamıyordum. Daha yeni tanışmıştık, ama kırık kalbi 100 metre öteden farkedilebiliyordu. Karşımda ki vaka ağırdı bu sefer. Bu sefer ben değildim eksilerde olan o kadar da! Başka birgün görüşmek istediğim de arkadaşlarını hoşlandığı biri için eken kız edasıyla buluştu benimle, küçük sandığı ama beklemediği büyüklükte ki bu kentte gezmek için beni seçmişti en azından o gece için yine... Elinden tutup karşıya geçtiğimiz de "sadece kız kardeşim" havası sindi içime. O an anlamıştım çok bir beklentimin olmaması gerektiğini, sadece hazır açıkken kalbimin kapıları, biraz daha hava alayım istedim. Girdiğimiz heryere kokusunu bıraktı, sanki bir daha gelmeyeceğini bilir gibi. Bir enteresanlık vardı, bu kadarla bitmeyecekti. Hayatında geçenleri kelimelerinden okuyabildim, tahmin ettiğim şeylerdi. Uçuk, acımasız ve yersizdiler. Küçücük bedenine sığdırdığı büyük acıları karşımda gözyaşları olmadan dinleyebilmek en büyük arzumdu. Bundan kaçamayacaktım birgün dinleyeceğimi biliyordum. Ama onun bunları anlatırken karşımda olmadığı benim için büyük şanstı. Kim bilir belki o da yüzüme anlatmak istememişti. Bu kalpsiz dünyayı sevmemem için büyük bir neden daha verdi bana kurduğu cümleler. O an mutlu etmem gereken başka biri olduğunu anladım. Yeni görevim başlamıştı, ne kadar süreceğini bilmediğim.
Gece çok çabuk bitmişti, unutulmaz bir gitar solosu dinledikten sonra sokakta ki sarılara attık kendimizi, heryerdeydi taksiler. Onu sondan bir önceki görüşüm oldu bu sonuncusu kayda değer değildi o yüzden anlatmayacağım. Sıradan alelade bir görüşmeydi sonuncusu, ilginç olan da o ki içinde yitirmediğini anladığım çocukluğu son görüşmemizde çıktı karşıma.
Umarım bundan sonra hayatında hatalara yer vermeyerek yürüyecek biri. Elimden geleni yapmaya çalıştığım uzaklaştığım bir başka kadın. Yalnız, karanlık, sarhoş ama huzurlu yoluma devam ederken ben, o başka ufuklara çoktan yelken açmış olacak.
Dikkat et kendine, duyuyorsan beni.
Son isteğimdir.
5 Eylül 2010 Pazar
Radyo Yayında!
Alkolik Karikatürist'in radyosu yayın hayatına test yayınlar ile başladı! Test yayınına 04.09.2010 tarihinde başlayan radyo artık haftanın muhtelif günlerinde 2 ayrı program birden yapacak.
Birinci program gündüzleri yayınlanan Renkli Saatler olacak haftaiçi 18.00 - 20.00 saatleri arasında canlı yayınla birlikte sadece müzik konuşulacak. Daha çok ritmi yüksek yabancı-yerli karışık hit şarkıların çalacağı programın yayınına herkes siteye tıklayıp Active X denetimini yükle kısmında ki çalıştıra basarak girebilecek.
İkinci program ise geceleri yayınlanacak Alkolik Saatler olacak haftanın muhtelif günlerinde saat 23.30 - 03.30 saatleri arasında canlı yayın olarak seyretmesi planlanıyor.
Yayın hayatına resmen başlamış radyo için henüz bir isim bulunamadı şuan için No Name Fm şeklinde kullanılıyor. Ve aktif başlığı "Alkolik Saatler" olarak geçmekte iken "Sil baştan başlamak gerek bazen" sloganı oluyor.
Tüm yayın yapım hakları Alkolik Karikatürist'e aittir.
2010▓
Now OnAir
Birinci program gündüzleri yayınlanan Renkli Saatler olacak haftaiçi 18.00 - 20.00 saatleri arasında canlı yayınla birlikte sadece müzik konuşulacak. Daha çok ritmi yüksek yabancı-yerli karışık hit şarkıların çalacağı programın yayınına herkes siteye tıklayıp Active X denetimini yükle kısmında ki çalıştıra basarak girebilecek.
İkinci program ise geceleri yayınlanacak Alkolik Saatler olacak haftanın muhtelif günlerinde saat 23.30 - 03.30 saatleri arasında canlı yayın olarak seyretmesi planlanıyor.
Yayın hayatına resmen başlamış radyo için henüz bir isim bulunamadı şuan için No Name Fm şeklinde kullanılıyor. Ve aktif başlığı "Alkolik Saatler" olarak geçmekte iken "Sil baştan başlamak gerek bazen" sloganı oluyor.
Tüm yayın yapım hakları Alkolik Karikatürist'e aittir.
2010▓
Now OnAir
28 Ağustos 2010 Cumartesi
Bursaspor
Bursaspor; canımız ciğerimiz eyvallah! Ama bu sene Şampiyonlar Ligi dalgasında ne yapacaklarını pek merak ediyorum. Zira rakipler belli oldu kimler mi bilmeyenler bakınsın şu nadide sayfamdan;
GROUP C
Manchester United
Valencia FC
Glasgow Rangers
Bursaspor
Valla açıkçası bizzat ben rakipleri gördüğüm de tek bir cümle kurdum kendilerine: Hayatta başarılar Bursa!
Çok zor bi gruptan çıkmaları gerekiyor, çıkmayı geçtim 3. bitirebilsek keşke. Olayın en ironik yanı ise Manchester United'ın Bursa Atatürk Stadına gelişi olacak! :) birde bunun karşılığı olarak Bursaspor'un Old Traford'da boy göstermesi tabi. Şimdi İngiliz'ler uyuz adamlar falan biliyoruz o kısmı ama Türkiye'de gereksiz bir memnun etme çabası ar biliyorsunuz o yüzden hiç altta kalacaklarını sanmıyorum Dünya Basketbol Şampiyonası için 1 yılda Ankara'ya Ankara Arena diye koca bir spor salonu yaptıkları gibi sırf Manchester ile maç yapılacağı için Bursa'ya Old Traford çakması bir stadyum yapılabilir. Bak gülüyosun ama bu olur!* :)
Tamam adamlar geldi gezdi iskenderini yedi :P maçını yaptı gitti, rövanşta bizimkiler ne yapacak? Heyecandan topa basıp düşmeseler bari! Aga stada bak yaa derken top kaptırmalar falan! Bunlar olabilecek şeyler küçümsediğimden değil hatırla 1996'yı 1993'ü Galatasary'ın Schmichael'li Manchester ile yaptığı maçları üzerinde Show Tv sponsorlu sapsarı kalitesiz formalarla orada çarpıştıklarını. Nasıl başta bir heyecan vardı! :)
Kısaca Valencia Fe Ce ve diğer büyükler bizim timsahları zorlar aga! Hatta zorlamaz bile :) O yüzden hayatta başarılar Bursa diyor kendi işimize bakıyoruz.
Heee vatan millet sakarya o ayrı mevzu! Nasıl Eurovision'da bunu tartışıyor olsak ta gereksiz yere heyecanlanıyorsak futbolda da özellikle Bursaspor gibi bir takımın Avrupa'ya ilk açılışında bunlar olacak!
Son tesellim iyi ki Sivas şampiyon olmadı! :) Düşünsene maçları Sivas'ta Real Madrid çok cool ya! :)
GROUP C
Manchester United
Valencia FC
Glasgow Rangers
Bursaspor
Valla açıkçası bizzat ben rakipleri gördüğüm de tek bir cümle kurdum kendilerine: Hayatta başarılar Bursa!
Çok zor bi gruptan çıkmaları gerekiyor, çıkmayı geçtim 3. bitirebilsek keşke. Olayın en ironik yanı ise Manchester United'ın Bursa Atatürk Stadına gelişi olacak! :) birde bunun karşılığı olarak Bursaspor'un Old Traford'da boy göstermesi tabi. Şimdi İngiliz'ler uyuz adamlar falan biliyoruz o kısmı ama Türkiye'de gereksiz bir memnun etme çabası ar biliyorsunuz o yüzden hiç altta kalacaklarını sanmıyorum Dünya Basketbol Şampiyonası için 1 yılda Ankara'ya Ankara Arena diye koca bir spor salonu yaptıkları gibi sırf Manchester ile maç yapılacağı için Bursa'ya Old Traford çakması bir stadyum yapılabilir. Bak gülüyosun ama bu olur!* :)
Tamam adamlar geldi gezdi iskenderini yedi :P maçını yaptı gitti, rövanşta bizimkiler ne yapacak? Heyecandan topa basıp düşmeseler bari! Aga stada bak yaa derken top kaptırmalar falan! Bunlar olabilecek şeyler küçümsediğimden değil hatırla 1996'yı 1993'ü Galatasary'ın Schmichael'li Manchester ile yaptığı maçları üzerinde Show Tv sponsorlu sapsarı kalitesiz formalarla orada çarpıştıklarını. Nasıl başta bir heyecan vardı! :)
Kısaca Valencia Fe Ce ve diğer büyükler bizim timsahları zorlar aga! Hatta zorlamaz bile :) O yüzden hayatta başarılar Bursa diyor kendi işimize bakıyoruz.
Heee vatan millet sakarya o ayrı mevzu! Nasıl Eurovision'da bunu tartışıyor olsak ta gereksiz yere heyecanlanıyorsak futbolda da özellikle Bursaspor gibi bir takımın Avrupa'ya ilk açılışında bunlar olacak!
Son tesellim iyi ki Sivas şampiyon olmadı! :) Düşünsene maçları Sivas'ta Real Madrid çok cool ya! :)
442 Havalimanı - AŞTİ
Bugün akşam saatlerinde yaklaşık 21,00 sularında her cuma hınca hınç dolu olan 442 numaralı Havalimanı - AŞTİ - Ulus - Kızılay hattında çalışan belediye otobüsündeydim. Otobüsün doluluğundan mütevellit şoförle akraba olma riskine girmek zorunda kalıp onun yanında yer bulabildim. Tüm olayı adrenalin dolu damarlarımda hissettim diyebilirim, olay da şu ki; efenim bu yeni alınan belediye otobüsleri yok mu? MAN marka! bunları altına alan her şoför coşuyor zaten hele havalimanı gibi kebap bir yol olursa ne yapabilir diye düşünüyordum ne zamandır.
En sonunda bir tanesine denk geldim, Pursaklar mevkiinden Sarayköy mevkiine geçişte bir rampa vardır bilen bilir, bu rampada aracın kilometre göstergesinde ki son süreti hatta daha da üstüne çıktığını gözlerimle gördüm. Zaten aracın maksimum sürati 125 km orda yazıyor merak eden gidip bakabilir. Daha da altında yaklaşık 10 km hızlık bir boşluk var oraya kadar indi ibre. Bunu görüp birde kafamı hafif eğip ön camdan yola baktığımda ne Mercedes'ler ne Audi'ler solladık saymayayım... Araç büyük ve kontrolsüz (o hızda) içi deseniz insan dolu (ön kapıya kadar) bu nasıl bir risk alıştır ben bunu anlamadım. Ama inanın çok korktum özellikle virajlarda bütün yol onun gibi dönmek zorunda kaldığından diğer arabalardaki insanların küfürlerini duyar gibi oldum (yol işgali resmen) ve o ana kadar İçe doğru sıçmak neymiş anladım*
Aslında bir ara aklıma cep telefonumdan resmini cekmek geldi göstergenin ama sonradan halkımız ne kadar bilinçsiz olduğunu idrak edip linç riskine girmekten kaçındım.
Havaalanına geldiğimiz de rahat bir nefes aldım! Acele giden ecele gider yahu! Duyan varsa buradan sesleniyorum yetkililere durdurun bunları! Biri bunları durdursun! :)
En sonunda bir tanesine denk geldim, Pursaklar mevkiinden Sarayköy mevkiine geçişte bir rampa vardır bilen bilir, bu rampada aracın kilometre göstergesinde ki son süreti hatta daha da üstüne çıktığını gözlerimle gördüm. Zaten aracın maksimum sürati 125 km orda yazıyor merak eden gidip bakabilir. Daha da altında yaklaşık 10 km hızlık bir boşluk var oraya kadar indi ibre. Bunu görüp birde kafamı hafif eğip ön camdan yola baktığımda ne Mercedes'ler ne Audi'ler solladık saymayayım... Araç büyük ve kontrolsüz (o hızda) içi deseniz insan dolu (ön kapıya kadar) bu nasıl bir risk alıştır ben bunu anlamadım. Ama inanın çok korktum özellikle virajlarda bütün yol onun gibi dönmek zorunda kaldığından diğer arabalardaki insanların küfürlerini duyar gibi oldum (yol işgali resmen) ve o ana kadar İçe doğru sıçmak neymiş anladım*
Aslında bir ara aklıma cep telefonumdan resmini cekmek geldi göstergenin ama sonradan halkımız ne kadar bilinçsiz olduğunu idrak edip linç riskine girmekten kaçındım.
Havaalanına geldiğimiz de rahat bir nefes aldım! Acele giden ecele gider yahu! Duyan varsa buradan sesleniyorum yetkililere durdurun bunları! Biri bunları durdursun! :)
11 Ağustos 2010 Çarşamba
The Hunger Games
The Hunger Games (Açlık Oyunları); fantastik bir gerçeklik kitabı! Suzanne Collins'in kaleminden çıkmış ibret verici içinde her duygunun paylaşıldığı inanılmaz sürükleyici bir kitap. Steven King'in bile "elimden bırakamadım bağımlısı oldum" dediği tek kitaptır belki de. Kitapta ki ilginç ve birbirinden bağımsız küçük öyküleri ve inanılmaz sürükleyici dialogları okurken neden bahsettiğimi anlayacaksınız. Kafanız da anında bir "Kapitol" bir "12. Mıntıka" oluşturacağınızdan hiç şüphem yok!
Şimdi Amerika'lı gözüaç film yapımcıları bu kitaba gözünü koydular ve projeyi pre-production aşamasına getirdiler. 2011 yılında çekilecek veya 2011 sonlarına doğru vizyona girecek bir sinema filmi yapacaklar bu senaryodan. Eğer sağlam bir cast ve güzel bir senaryo olursa çok başarılı olacağına inanıyorum.
Kısaca önce kitabı okuyun derim, okuyun okutturun efenim.
Şimdi Amerika'lı gözüaç film yapımcıları bu kitaba gözünü koydular ve projeyi pre-production aşamasına getirdiler. 2011 yılında çekilecek veya 2011 sonlarına doğru vizyona girecek bir sinema filmi yapacaklar bu senaryodan. Eğer sağlam bir cast ve güzel bir senaryo olursa çok başarılı olacağına inanıyorum.
Kısaca önce kitabı okuyun derim, okuyun okutturun efenim.
29 Temmuz 2010 Perşembe
Ölüm
Daha önce bu konuya değinmediğime inanmıyorum. Dünyadaki tüm canlıların ister istemez aklına gelen ve durup düşündüğü birşeydir ölüm. Fani olmak doğmak, büyümek ve ölmeyi içerir. Bu dünyada herkesin ölmesi gereklidir, ölmek için yaşar insanlar aslında. Kimisi erken ölür kimisi çok geç. Bunu çok düşünmemek lazım, aksine ya kader ya da Allah'ın dediği olur, süresi bu kadarmış gibi ritüellerle son buldurmak lazım.
Erken ölen insan kesimini ele aldığımız zaman genelde 4 farklı ölüm çeşidi istatistiklerden ortaya çıkıyor.
Kaza, Savaş, Hastalık ve İntihar.
3'ünü bir kenara bırakıp intiharı ele alalım. Nedir intihar neden yapılır?!
Genç yaşta neden cana kıyılır? ve nasıl bu kadar cesaretli olunur?
Sanırım bunların cevabı; onarılamaz bir psikolojinin eylemleri sonucu ortaya çıkmaktadır.
Kimse istemediği ve mutlu olmadığı bir yaşamı sürmek istemez. Fakat tek yöntem bu mudur? Bazı kişiler için bu yöntem tek çaredir. Nitekim dünyada çok ünlü isimlerin de arasında bulunduğu depresyon meselesi gayet yaygın ve yeryer geçerli bir sebeptir intihar için.
Depresif bir yaşam, tüm olumsuzluklara karşı yılmış bir tavır, içine kapanıklık başlıca sebepleri olabilir. Ama bu kadar basit şeyler mi kolay kolay elde edilmeyen bir varoluşu yok etmeye yeter? Yetebiliyor!
Ne kadar mantıklı düşünmeye çalışsa da yapamayan, başarısız, güvensiz, yalnız biri bu gibi eylemlere her daim meyillidir ve heran birgün bunu uygulamaya geçirebilir. Dış etmenlerin kesintiye ugraması bile artık bu psikolojiyi hafifletmeye yetmez, bünyede bağışıklık yaratmış olan mutsuzluk duygusu ağır basar ve nefes almakta zorlandığını hisseden kişi eylemi planlamaya başlar. Plan aşamasında ki eylem intihardır ve tam anlamıyla asla kusursuz olarak planlanamaz. Genelde aniden bir anda ortaya çıkan depresif duyguların eseri veya kurbanı olunur. Planlanarak yapılmış bir intihar tamamen soyut ve somut çaresizlikle beslenir.
Bu kadar kolay gibi gözüken ama aslında çok zor olan bu eylem, kişinin kendi kararı ve rızası ile gerçekleştirdiği zaman kimini üzerken kimini sevindirebilir, özellikle kişinin kendisini. İnsanoğlu her zaman bencil yaratılmıştır, kendi çıkarları doğrultusunda yürüdüğü bu yolda kiminin ölümü onun ruhuna can katar.
Ruh beden den ayrıldığın da herkes o günü bekliyor olacaktır.
Çeşitli intihar yöntemleri bu linkte görülebilir.
http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0ntihar_y%C3%B6ntemleri
Erken ölen insan kesimini ele aldığımız zaman genelde 4 farklı ölüm çeşidi istatistiklerden ortaya çıkıyor.
Kaza, Savaş, Hastalık ve İntihar.
3'ünü bir kenara bırakıp intiharı ele alalım. Nedir intihar neden yapılır?!
Genç yaşta neden cana kıyılır? ve nasıl bu kadar cesaretli olunur?
Sanırım bunların cevabı; onarılamaz bir psikolojinin eylemleri sonucu ortaya çıkmaktadır.
Kimse istemediği ve mutlu olmadığı bir yaşamı sürmek istemez. Fakat tek yöntem bu mudur? Bazı kişiler için bu yöntem tek çaredir. Nitekim dünyada çok ünlü isimlerin de arasında bulunduğu depresyon meselesi gayet yaygın ve yeryer geçerli bir sebeptir intihar için.
Depresif bir yaşam, tüm olumsuzluklara karşı yılmış bir tavır, içine kapanıklık başlıca sebepleri olabilir. Ama bu kadar basit şeyler mi kolay kolay elde edilmeyen bir varoluşu yok etmeye yeter? Yetebiliyor!
Ne kadar mantıklı düşünmeye çalışsa da yapamayan, başarısız, güvensiz, yalnız biri bu gibi eylemlere her daim meyillidir ve heran birgün bunu uygulamaya geçirebilir. Dış etmenlerin kesintiye ugraması bile artık bu psikolojiyi hafifletmeye yetmez, bünyede bağışıklık yaratmış olan mutsuzluk duygusu ağır basar ve nefes almakta zorlandığını hisseden kişi eylemi planlamaya başlar. Plan aşamasında ki eylem intihardır ve tam anlamıyla asla kusursuz olarak planlanamaz. Genelde aniden bir anda ortaya çıkan depresif duyguların eseri veya kurbanı olunur. Planlanarak yapılmış bir intihar tamamen soyut ve somut çaresizlikle beslenir.
Bu kadar kolay gibi gözüken ama aslında çok zor olan bu eylem, kişinin kendi kararı ve rızası ile gerçekleştirdiği zaman kimini üzerken kimini sevindirebilir, özellikle kişinin kendisini. İnsanoğlu her zaman bencil yaratılmıştır, kendi çıkarları doğrultusunda yürüdüğü bu yolda kiminin ölümü onun ruhuna can katar.
Ruh beden den ayrıldığın da herkes o günü bekliyor olacaktır.
Çeşitli intihar yöntemleri bu linkte görülebilir.
http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0ntihar_y%C3%B6ntemleri
26 Temmuz 2010 Pazartesi
Referandum ve 12 Eylül
12 Eylül 2010'da yapılacak olan Anayasa referandumu için RTE dahil tüm liderler peşinsıra mitingler ve ikna turlarına başladılar bile. En çok ilgimi çeken RTE ve partisinin ikna turları idi. Son dönem de hem kendi partisinin olağan genel kurul toplantıların da hem de mecliste yer yer 12 Eylül 1980'e ithafen garip garip saçmasapan söylemlerde bulunmakta, hatta kendi içinde çelişkilerle dolmaktadır. Nitekim bunun yanlış olduğunu anlama kapasitesi düşük halkımız maalesef gene bildiğini okuyacaktır. Acaba bu referandum bize ne getirecek, ülkeye ne sağlayacak, neler götürecek adına birşey bilen varsa helal, bunları bilipte buna rağmen "Evet" diyecek varsa onlara da yuh diyeceğim.
Aslında o değilde benim merak ettiğim; toplantılar da, basın açıklamaların da, orda burda 12 Eylül darbesinden 27 Mayıs'tan bahsedip zırıl zırıl ağlayan, elini öpmediği şeyh şıh kalmayan, geçmişi karanlıklarla dolu hapisaneler de şair olmuş, yeryer tutucu yeryer emlakçı bir başbakan nasıl oluyor da bir anda "anarşik" olabiliyor ve aynı zamanda tüm büyük şehirlerin billboardlarını süsleyen AKP referandum reklam kampanyasında "Darbelerin Karanlığından, Demokrasinin Aydınlığına Evet" gibi abuk ve gayet faşist bir söylemde bulunabiliyor?
Sanırım artık ben ve benim gibi düşünenleri şaşırtması iin bir mucize dileyeceğiz halkımızdan.
Neyse ki özgür irade halen satılık... :)
Aslında o değilde benim merak ettiğim; toplantılar da, basın açıklamaların da, orda burda 12 Eylül darbesinden 27 Mayıs'tan bahsedip zırıl zırıl ağlayan, elini öpmediği şeyh şıh kalmayan, geçmişi karanlıklarla dolu hapisaneler de şair olmuş, yeryer tutucu yeryer emlakçı bir başbakan nasıl oluyor da bir anda "anarşik" olabiliyor ve aynı zamanda tüm büyük şehirlerin billboardlarını süsleyen AKP referandum reklam kampanyasında "Darbelerin Karanlığından, Demokrasinin Aydınlığına Evet" gibi abuk ve gayet faşist bir söylemde bulunabiliyor?
Sanırım artık ben ve benim gibi düşünenleri şaşırtması iin bir mucize dileyeceğiz halkımızdan.
Neyse ki özgür irade halen satılık... :)
21 Temmuz 2010 Çarşamba
Aygaz Euro Lpg+
Aygaz Euro Lpg+ Reklamı ne garip dimi! Reklamda özel şoförlü Alfa Romeo 159'u olan şirket sahibi aracın içinde oradan oraya savrularak yol alıyor şoförse (ki adam tam bi Şaban) olayı Lpg almamız gerek diyerekten abuk bir hale sokuyor. Ulan altında ki arabadan, bulunduğun konumdan utan pinti herif.
Hayır şöyle aslanlar gibi kurşunsuz benzin reklamı olsa başımla beraber. Uyuz oldum uyuz hem de nasıl!
:)
18 Temmuz 2010 Pazar
Hayatın Tatlı Yanlarıda Var!
Bu sabah sesi Pelin Batu'ya çok benzeyen ve benim çok değer verdiğim bir arkadaşım tarafından uyandırıldım aslında gece nöbetimden sonra yaklaşık 7.30 suların da evde idim ama sağolsun kendisi beni yalnızca 2,5 saat sonra cep telefonumu aramak sureti ile uyandırdı! Telefon da bolca gülüştük espriler havada uçuştu sanırım her ikimizin de sevinç hormonlarının tavana vurduğu gün saati sabah. :P
Annemse bu kıkırdamalara acaba sayıklıyor muyum düşüncesi ile yaklaşarak odamın kapısını açtı ve "kendi kendine mi konuşuyorsun oğlum" dedi. Çok komikti... :) Pelin Batu sesli kız sana söylüyorum hep senin başının altından çıkıyor bunlar! :) gene de kıyamadığım nadir insanlardan o da! Bugün tartıya çıkıp moralimi bir kez daha bozum, tanrı aşkına bir insan son 2 haftada nasıl 6 kilo alabilirdi ki!? Buna inanamaz bir halde gastrolojik hayatımda köklü değişiklikler yapmaya karar verdim! Mesela az da olsa artık ekmek yok! Artık öğün atlamak yok! Her öğün değerlendirilecek fakat gereksiz öğünler meyve ve sebze veya yoğurt ile geçiştirilecek! Bugün bu talihsiz ve şişkin suratım, 3 aylık gibi görünen şekilsiz göbeğim moralimi bozunca depoda ki eski bisikletimi çıkardım!
Hemen yukarı mahallede ki bisikletçiye götürdüm, o yokuş bile yordu oysa, hamladığımın resmiydi. Ön teker ve şambriyel, zincir değişti birde ön arka akort ayarı yapıldı, frenlerde kontrol edildikten sonra bayıldıgım 25 tl karşılıgında eski bisikletimi ilk gun ki halinde buldum. Hemen eski heves ve yeni hırsı birleştirerek bir yenimahalle yaptım geldim. Yaklaşık 5-6 km'lik bir inişli çıkışlı parkuru geride bırakarak sırılsıklam halde evdeydim! Bisikleti evimin önüne park halinde bırakıp yan da ki marketten gözüme çarpan iri iri Angelica Erik'lere yöneldim. (İsmi buymuş Angelica Erik (Freze İtalyan) aman tanrım nasıl canım istedi, hemen 1 kg aldım görüntü itibariyle bildigimiz mor mürdüm eriğinin aynısı fakat çok daha iri yaklaşık elma kadar. 4 tl olan fiyatı ile de el yakıyor namussuz. :) Fakat böyle bir tat ve onlar yerken alınan böyle bir haz olamaz.
İşte bu değişken ve sıradanlığa rağmen insan bazen hepsini topladığın da "hayatın aslında tatlı yanlarıda var" demiyor mu?!
Kilo verme olayım da ve bu akşam ki gece nöbetimde bana şans dileyin zira bacaklarımı hissetmiyorum, kastan ibaretim.
:)
5 Temmuz 2010 Pazartesi
Bu Böyle
Hatırla!
Geçmişte yaşanmış acıların ne kadar derine inebildiğini, ve aslında ne kadar güçsüz olduğumuzu.
Dönüp bakmamız gerek çoğu zaman geriye, ve geriye dönüp baktığımız da ilerde hata yapmayacağını düşünür insan. Bu bir kısır döngüdür. Böyle ilerler, böyle devam eder, gider. İnsani duyguların bir anda ve sessizce çürüdüğü yaşam, maalesef artık geçmişe bakıldığında bile gelecek için umut vaat etmiyor. Soluduğumuz hava bile aynı değil, herşeyin kalitesi düşük ve basit. Gereksiz yere artan popülasyon ve hiç yersiz gelişen teknoloji. Hepsinin birer gereklilik olduğu su götürmez bir gerçek ama ihtiyaç asla olamazlar.
Bu bağlam da "hayata karşı dimdik durmak" ya da ne biliyim "azimle ilerledi ve başardı" kalıpları dünyanın en saçma sözleri gibi geliyor bana. Zaten hayatın en parlak kısımlarını insanlar çalışarak ve yok ederek geçiriyorlar, en karanlık taraflarına gelince ya kendini ibadete, inanç sağlamlığına ya da abuk sabuk hobilere veriyor. Bu kadar gereksiz bir yaşam tarzı gün geçtikçe çoğaltılarak güdülmeye devam ediyor, insanlar köleleştirilerek büyük paralar kazanılacak dünyalara doğru boyut değiştiriyor. Bu devasa mutsuzluk yerinde bir umutsuzlukla daha keyifli olabilir.
2 Temmuz 2010 Cuma
Olmayan Sevgiliye Gerçek Mektuplar 4
Geçen gece nerede uyuduğun umrumda değil, seni seviyorum!
İşte böylesine bağlıydı çocuk kıza, halbu ki atladığı uçurumun sonunda su dışında başka şeylerde vardı. İnanmadı! Söylenen hiçbirşeye kulak asmadı, sırılsıklam aşıktı çünkü. Varlıklı tiplere kafa tutarcasına el üstünde tutmuştu oysa ki kızı. Peki kızın sorunu neydi? Neden böyle umursamıyor görünüyordu bilinmez fakat elde edeceğini etmişti birkere birden fazla kez kullansa bile ne çıkardı ki! Herşey bir anlık menfaatine uygun konumlanmıştı, şans resmen yüzüne gülmüştü hiç hak etmediği halde. Onun için varolmuş gibiydi dünya sanki! Umursamadı kız, sanki evine biryerlerden girmiş gibi kovaladı onu. Kovaladı çünkü evine bilmediği yerlerden başka birşey girmişti, belki yıllardır orada yaşıyordu. Gizli ve saklı!
Fark edemedi oğlan, onun için en iyisini istedi, en iyisini giydi en iyisini satın aldı hayatın. Bir anlık gülümseme bir öpücük sımsıcacık yanaktan. Bunlar yeterdi ona yetti de çoğu zaman, belki de bu yüzden kör oldu. Sustu!
Hayatını gözden geçirmeye vakti bile olmuyordu çalışmaktan, nefes almaktan. Genel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra soluğu onun yanında alıyordu, onunla değil dışarı cıkmak evde oturup su içmek yetiyordu ona çünkü. Malum, herşeyde biraz ondan vardı. Herşeyin içine girmişti ya namussuz. Çıkartılamadı bir türlü. Kim ne dediyse uyaramadı çocuğu...
Günün birinde kızın evine bilmediği yerden giren o şeyle karşılaştı, durdu, baktı ama anlaması uzun sürmedi. Fark etti bugüne kadar yaptığı gereksiz ilginin ne doğurduğunu. Sahi ya! Ne doğurmuştu... Sadece kendinden birkaç yaş büyük fakat kendinden bin kat vasıfsız bir adam. Adam ya!
Lego oyuncakları gibi yıkıldı yerlere, tuzla buz. Çok kaygısız bir kişiliği olsa da buna dayanamadı, anında yıkıldı tüm kolonları kalbinin. Yine sustu. Gördüğü son şey önünde ki sayısız bira şişesiydi. Bu kadar kendini yıpratacak ne vardı? Aşk vardı belki de? Olmayan Sevgili vardı aslında hiç olmamış sadece bakmış... Ne vardı? Belki birkaç sahte öpücük, birkaç sahte gülücük, birkaç tatminsiz bakış.
Bu muydu hayata bağlayan, bu muydu kalbini doyuran?
Bu ve ya değil cevabını bilmediği açık! Fakat görünen oku çocuk o günden itibaren rotasını başka yöne çevirdi. Aradığı birşey yoktu elbet ama ya aradığı çıkarsa? O zaman nasıl güvenebilir nasıl yaslanabilirdi? Hayatında ki kimse bunu anlamadı cefakarımın. Sonrasını bilmiyorum ama anlayabiliyorum!
Sustu! Ve anladı...
İşte böylesine bağlıydı çocuk kıza, halbu ki atladığı uçurumun sonunda su dışında başka şeylerde vardı. İnanmadı! Söylenen hiçbirşeye kulak asmadı, sırılsıklam aşıktı çünkü. Varlıklı tiplere kafa tutarcasına el üstünde tutmuştu oysa ki kızı. Peki kızın sorunu neydi? Neden böyle umursamıyor görünüyordu bilinmez fakat elde edeceğini etmişti birkere birden fazla kez kullansa bile ne çıkardı ki! Herşey bir anlık menfaatine uygun konumlanmıştı, şans resmen yüzüne gülmüştü hiç hak etmediği halde. Onun için varolmuş gibiydi dünya sanki! Umursamadı kız, sanki evine biryerlerden girmiş gibi kovaladı onu. Kovaladı çünkü evine bilmediği yerlerden başka birşey girmişti, belki yıllardır orada yaşıyordu. Gizli ve saklı!
Fark edemedi oğlan, onun için en iyisini istedi, en iyisini giydi en iyisini satın aldı hayatın. Bir anlık gülümseme bir öpücük sımsıcacık yanaktan. Bunlar yeterdi ona yetti de çoğu zaman, belki de bu yüzden kör oldu. Sustu!
Hayatını gözden geçirmeye vakti bile olmuyordu çalışmaktan, nefes almaktan. Genel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra soluğu onun yanında alıyordu, onunla değil dışarı cıkmak evde oturup su içmek yetiyordu ona çünkü. Malum, herşeyde biraz ondan vardı. Herşeyin içine girmişti ya namussuz. Çıkartılamadı bir türlü. Kim ne dediyse uyaramadı çocuğu...
Günün birinde kızın evine bilmediği yerden giren o şeyle karşılaştı, durdu, baktı ama anlaması uzun sürmedi. Fark etti bugüne kadar yaptığı gereksiz ilginin ne doğurduğunu. Sahi ya! Ne doğurmuştu... Sadece kendinden birkaç yaş büyük fakat kendinden bin kat vasıfsız bir adam. Adam ya!
Lego oyuncakları gibi yıkıldı yerlere, tuzla buz. Çok kaygısız bir kişiliği olsa da buna dayanamadı, anında yıkıldı tüm kolonları kalbinin. Yine sustu. Gördüğü son şey önünde ki sayısız bira şişesiydi. Bu kadar kendini yıpratacak ne vardı? Aşk vardı belki de? Olmayan Sevgili vardı aslında hiç olmamış sadece bakmış... Ne vardı? Belki birkaç sahte öpücük, birkaç sahte gülücük, birkaç tatminsiz bakış.
Bu muydu hayata bağlayan, bu muydu kalbini doyuran?
Bu ve ya değil cevabını bilmediği açık! Fakat görünen oku çocuk o günden itibaren rotasını başka yöne çevirdi. Aradığı birşey yoktu elbet ama ya aradığı çıkarsa? O zaman nasıl güvenebilir nasıl yaslanabilirdi? Hayatında ki kimse bunu anlamadı cefakarımın. Sonrasını bilmiyorum ama anlayabiliyorum!
Sustu! Ve anladı...
30 Haziran 2010 Çarşamba
Güneydoğu'dan Kuma Alınsa Terör Biter
Rize belediye başkanı Halil Bakırcı'nın terörle mücadele de ankara'ya sunduğu çözüm önerisidir. kendisi batıda ki erkeklerin kuma alacağı zaman güneydoğu'dan kuma getirmelerini isteyip bu şekilde akrabalıkların gelişip doğu ile batı arasında yakınlık olacağından bahsetmiştir.
Not:Kendisine buradan çalışmaya hayatında başarılar diler ve Allah seni davul etmesin dememek için kendimi zor tutuyorum.
http://www.kazete.com.tr/haber_detay.php?hid=7425
Not:Kendisine buradan çalışmaya hayatında başarılar diler ve Allah seni davul etmesin dememek için kendimi zor tutuyorum.
http://www.kazete.com.tr/haber_detay.php?hid=7425
25 Haziran 2010 Cuma
Olmayan Sevgiliye Gerçek Mektuplar 3
Herşeyi unutturan gözleri, masum ifadeleri ve doğal konuşması soldu birgün. Sustu tamamen. Bir iz, bir mektup, bir veda bile dilemeden yok oldu!
Çok kederli ama kederinden iz kalmayacak biriydi sardığında yaralarını. Geçici olsa da bunu hissedip o anın verdiği hazla coşardı. Belki istediği çok birşey değildi ama olmadı. O hayatım da gördüğüm en güzel kokan insanlardan biriydi, konuşurken harfleri yutmamaya çalışması bunun için verdiği savaş ama en sonunda pes edip teslim oluşuydu onu bu denli eşsiz kılan belki. Ya da belki içindekileri bir anda somutlaştırabilecek yakınlığa sahip olması idi.
Çok güçlüydü, yaşadığı binbir zorluğa sadece şu yaşında katlanmış olması bile takdire şayendi. Oturup 30 gün onu izledim, yanına uzanıp ona baktım. Yapabildiğim en iyi şeyi yapıp onu okudum. Birsürü soru vardı gözlerinde, birsürü cevaba aç soru. Hiçbirini cevaplayamadım. Bu sefer anlık haza coşmayacak derece de küçüklükte ki sorularını cevaplayabildim. 5'er dakikalık sevinçlere boğdum ama yetmedi. Yetmezdi de. Unutulabilecek bir yüzüm olmadığını hatırlattı bana yıllar sonra, küsmemem gerektiğini kendime. Fakat içimde ki fırtınanın hiçbir zaman durmayacağını, dinmeyeceğini, sona eremeyeceğini hesaba katmadı. Çok zordu, çok zorluyordu ama başaramaması onun iyiliği açısından en iyi oldu. Her şekilde katı hale getirdim düşüncelerimi karşısında, fakat içinde ki rengarenk inancıyla suladı kupkuru tepkilerimi. Her defasında inceldim yanında, her defasında yüceldim. Bunun benim için ne demek olduğunu ne kadar büyük olduğumu, aslında yıllarca unuttuğum yetilerimi bana tekrar kazandırmaya çalışırken bir kıvılcım da olsa içimde çaktırdığını. Şu küflenmiş ruhumun ne kadar da ölü olmadığını inandırmak üzereydi ki. Kendime dönmeme sebep oldu birşeyler.
Bu anlamda hayatımı, 90 derecelik açıdan 85'e düşürebilmeyi başarmış tek insan diyebilirim kendisine. Oysa her daim gülmek için yaratılmış yüzünün, solduğunu görmek, içime 1000 tane iğnenin aynı anda saplanması demekti. Onu üzen olayları dinlerken gizlice yumruklarımı sıktığımı görmemesi gibi.
Hala önemsiyorum hala çok seviyorum kendisini, fakat artık beni tam anlamıyla anlamış olduğuna daha çok seviniyorum açıkçası.
Yolunun daima açık olacağına inandığım gibi taptaze günlerin onu beklediğine de eminim.
Kendine çok iyi bak! Eminim bunu göreceksin birgün.
Elveda
23 Haziran 2010 Çarşamba
Olmayan Sevgiliye Gerçek Mektuplar 2
Sanki mavi rengi sevmeyen bir insanın düşüncesini tam tersine çevirebilecek güçlere sahip biriydi o!
O öyle güzel bakıyordu ki hayatımda mevcut tüm sorunlar bir bakışıyla ezilip, unufak oluyorlardı. Bir an için bile olsa yanımdan geçtiğin de susup ona bakakalmak geliyordu içimden. Hep geç kalmak istiyordum uğraşacağım şeylere. Bunu yaparken ekstra bir enerji de kullanmıyordu üstelik, içinde ki inanılmaz gerçeği fark etmemiş miydi? Yoksa fark edip insanlarla bu şekilde oynuyor muydu bilinmez ama bu çok hoşuma gidiyordu. Sonra bana yöneldi, aklı ve vicdanı beni sevdi.
O gün onunla ilk karşılaştığım da çimenlerden yanıma yavaş yavaş adım attı her zaman ki gibi yüzü gene gülüyor, muhteşem yüzü gözlerimi alıyor, gözlerine bakmama izin vermeyen güneşi yansıtarak tüm bunları ağır çekim halinde izlememe neden oluyordu. Benimle sanki sihirli cümleler kuracakmış gibi konuşacakken tam, uzaklaşıyordum yanından. Uzaklaşmak istiyordum, bu kadar mükemmellik yeterdi, bu anca Alice'in harikalar diyarında olabilirdi sadece. Bu büyü, bu parıltı ve sadelik bozulmamalıydı. Kimsenin farkına varmadan geçen 60 saniyelik bu aksiyon, oracıkta bir Çita'nın yavru bir Thomson Ceylanı'nı avlaması kadar çabuk son buldu.
Çok ayrı kaldık daha sonra. Tekrar yaşamak istediğim bu sahneyi defalarca aklımdan geçirdim. Benim için ulaşılması gereken bir hedef haline geldi resmen. Günlerce onu düşündüğümü hatırlar gibiyim. Çok uzak kaldığımızı ve şuan aslında tam olarak nerede olduğunu düşünüp durduğumu dün gibi hatırlarım. O gösterişli yüzünü soldurmamasını dilediğim güzel kız, birgün hayatıma tekrar giriverdi. Yalnızca 1 - 2 hafta içinde dünyanın en büyük şelalesi kadar hızlı bir şekilde sohbet edip konuşmaya başladık. Yüzünde ki parıltı, gözlerinde ki okyanus mavisi ve her konuştuğun da başka bir dünyaya götüren kelimeleri ile tamamen kusursuz görünüyordu.
Amacıma ulaşmıştım onunla tekrar tekrar o sahneyi canlandırmış ve onun güzel sohbetine dışarıdan bir misafir değil de artık yatılı bir misafir olarak konumlandırılmıştım. Yaptığı işi bile çok sevdiğini söylemeden bunu gülerek ifade etmesi bile, benim onun ne denli keyif aldığını anlamama sebep oluyordu. Bu kadar güzellik bir insan da toplanamazdı.
Sonuna doğru çok korktum, vahşi uzaklığımız, ona karşı beslediğim aşırı ilgi, beni anlamaya çalışması, hak vermesi ve övgüleri bir yerde son bulacak, hem beni hem onu yaralayacaktı. Evet çok korktum, kaybedecek birşeyim oldu diye korktum.
Koşarcasına uzaklaştım ve sığındım bildiğim dünyaya.
Yıllar sonra bunu anlayışla karşılayıp bana tekrar sohbet imkanı sağlayan o eşsiz insanı hiçbir zaman unutmayacağım.
Hayatımda bana çok ey kattın, sen hep hayalimde ki mavi renge sahipsin. Sen hep en iyiye layıksın, sen her zaman gülesin. Bensizken de kendine iyi bakasın.
İçimde her zaman yerin olduğuna inandığın,
Dostun...
22 Haziran 2010 Salı
Olmayan Sevgiliye Gerçek Mektuplar
Dengesizdim, ukalaydım, konuşkandım ama zeki değildim. Değilim de
Sen orda ben burada, ben burada sen orada da olsan bir şey fark etmez uzaklık ve hoyratlık da bir yere kadar, görüşmek imkansız değildi...
Ama hayat şartlarının beni bu derece demir yapmasının suçu bende değil, başka yerlerde. Korktum ben hep, sen hayatımdayken de olmadığında da korktum. Sen hayatıma girince ise renkli televizyonlara geçiş gibi oldu bu benim için. Anlamaya çalıştım hem seni hem kendimi aslında kendimi daha çok anlamaya çalıştım.
Anlamsızlığım tavan yapığın da ise bu noktalara geldik.
Sevgine, verdiğin değere her zaman saygı duydum ve İNANDIM...
Saftın, temizdin, küçüktün belki ama seviyordun burdada haklısın. Tüm suçu ve tüm gereksiz davranışlarımı kabul ediyorum. Ama böyle bitmemeliydi bitecekse bile...
Daha senin için yapmak istediğim o kadar çok şey varken bitmemeliydi. Yada bitmesin sevgilim desem ne değişecek ki? düşüncesinden kurtaramadım kendimi. Hayatında gereksiz bir süre için gereksiz bir yer kapladım, kira da ödemeden orada yaşadım. Şimdi eşyalarımı topladım ama ruhum orda olacak en azından bunu ben hissedeceğim. Hep seni düşüneceğim çünkü, o güzel yüzünü, gülen gözlerini ve bir türlü toplayamadığın saçlarını ve hatta devamlı sol perçemin düşdüğün de, elinle düzeltmeni hatırlayacağım. Beyazın sana ne kadar yakıştığını hatırladığım gibi.
Unutacaksın buda geçecek, ama belki de gerçekten bir darbe yemekten kurtulduk.
Sonuçlara gelince; bir şeyler var diye seziyorum çünkü bugün Konya mevzusundan dolayı konuşamadım oda beni aramadı o yüzden kesin bir şeyler var ve benden saklanıyor diye düşünüyorum, gün saymaya başlasam sanırım iyi olacak. Yinede iyi düşünüp, iyi davranmak gerek belki de hayata yada senin görüşünle öyle yapmalıyım bende...
Yazsam mı yazmasam mı diye ikilemde kaldığım bu yazıda en sonunda bir şeyler yazdığımı anladım şimdi, ne kadar tatminkar olur ne kadar yara sarar bilemiyorum.
Sana şarkı yazacağım yine, ama önce biraz dalıp, biraz içmeliyim. Düşünecek o kadar çok şey var ki şu kısa zamanda sana dair.
Bu ne senden ilk kaçışım ne de ilk düşüşün yüreğime...
Vakit geç oldu, ama ben hala günlerce seninle yaptığım daha doğrusu senin bana yaptığın kural ihlallerini izliyorum. Senin yüzünden geç yatıp erken kalktığım ve öbür gün şiş gözlerle işe gittiğim zamanlar. Keşke yine şiş gözlerle işe gitsem en azından tabularımı yıktıran bu kız ile tekrar konuşmuş olurdum.
Seninle konuşma amacım, sadece seninle birlikte olduğumu hayal etmeyi içermiyordu. Seninle konuşmak bana zevk veriyor, yüzümü güldürüyordu, yüzüne baktığımda.
Sen uçabilen kuşlardansın, uçmaya hazırsın ama daha önce hiç uçmadın.
Bense uçmaktan yorulmuş yaşlı bir kargayım, belki de bu şekilde tasvir etmeliyim benim gözümde beni ve seni.
Siyah bana yakışıyor çünkü zaten içim kopkoyu. Bu duvarı aşabilseydik bu tabuyu kırabilseydik ya da dediğin gibi bir görüşebilseydik her şey çok farklı olacaktı. Bugün anladım.
Yoğun bakıma alınmış gibiyim halsiz ve bitkin.
Bunda payın var inan…
Her şeye rağmen, pişman değilim seninle geçirdiğim zamanın hiçbir saniyesi için.
Ve hala seviyorum seni, söküp atmayı beceremeyenlerdenim, becerenlerdenmişim gibi görünsem de.
Ben sadece insanım, düz insan hatta daha umutsuz daha fahişe. Senin gibi bir melek değil...
Yinede hep gül olur mu, gülmek sana çok yakışıyor...
Kendine iyi bak, hakediyorsun çünkü
Elveda küçük sevgilim...
Alp'in...
14 Haziran 2010 Pazartesi
Potpuri
Hayat her şekilde ve heryerde çıkabilir insanın karşısına. Yaşamak, yaşamamak, hissedilen duygular, aldığımız nefes içtiğimiz su. Bu hayata karanlık bir delikten geldiğimiz su götürmez bir gerçek, peki neden her daim o deliğin karalıgını unutup ışıltılı bir yaşam istegine yenik düşeriz ki? Bende bilmiyorum ama çoğu insan bunu istiyor. Daha beyaz, daha altın, daha ışıltılı. Halbuki birşeyler üretmek, keyif aldığın alışkanlıklar, hobiler edinmek çok daha büyük bir artı değil midir hayatta!? İlla birşey mi kazanmak gerek? Hiçbirşey kazanma ye, iç, gez ve öl olmamalı mı biryerde de hayat! Örneğin bir çocuk 15 yaşından itibaren mi çalışmaya başlamalı bu adaletsiz dünya da? Ya da bu konuyu boşverelim yoksa günün anlam ve önemini saptıracak.
Bugün hayatlarımızın aslında istisnalar hariç çok çok küçük, paramparça ve değersiz olmadığını söylemek istiyorum. Bu şekilde düşününce insan çevresinde ki hatta belki burnunun dibinde ki bir güzellikten olabilmekte. Kendi hayatımdan da tecrübeyle sabitlenmiş bir durumdur. O yüzden arada bir sabitlenmiş tripodumuzun yerini değiştirmekte fayda var. Eğer engebesiz bir zeminse zaten hiç kıpırdatmak istemeyeceksinizdir.
Evet blog, buraya geldiğimde deli gibi yağmur yağıyordu. Tamam dün ablam evlendi, tüm şehir agladı o yüzden yagmur vardı ama bugun niye?! Üstelik sabaha şemsiyem de yok! İnşallah diner de eve kadar ıslanmam. Özenle yağtıgım seyrek saclarım yagmurda ıslandıktan sonra yapıs yapıs oluyor spreyden dolayı.
Saah 10-15 senedir görüşmediğimiz bir akrabamla facebook'tan birbirimizi ekledik ve deli gibi aralıksız 2 saat konustuk birde facebook chat'te düşün zaten kabız bir olay o.
Neyse bu kadar işte,
Bye
Bugün hayatlarımızın aslında istisnalar hariç çok çok küçük, paramparça ve değersiz olmadığını söylemek istiyorum. Bu şekilde düşününce insan çevresinde ki hatta belki burnunun dibinde ki bir güzellikten olabilmekte. Kendi hayatımdan da tecrübeyle sabitlenmiş bir durumdur. O yüzden arada bir sabitlenmiş tripodumuzun yerini değiştirmekte fayda var. Eğer engebesiz bir zeminse zaten hiç kıpırdatmak istemeyeceksinizdir.
Evet blog, buraya geldiğimde deli gibi yağmur yağıyordu. Tamam dün ablam evlendi, tüm şehir agladı o yüzden yagmur vardı ama bugun niye?! Üstelik sabaha şemsiyem de yok! İnşallah diner de eve kadar ıslanmam. Özenle yağtıgım seyrek saclarım yagmurda ıslandıktan sonra yapıs yapıs oluyor spreyden dolayı.
Saah 10-15 senedir görüşmediğimiz bir akrabamla facebook'tan birbirimizi ekledik ve deli gibi aralıksız 2 saat konustuk birde facebook chat'te düşün zaten kabız bir olay o.
Neyse bu kadar işte,
Bye
7 Haziran 2010 Pazartesi
The Fall
Kısaca tanımı: Müthiş bir film.
Uzunca tanımı: David Fincher'in kafadan kefil olduğu bir yapım. Cast'ta ki kimse tanıdık değil hatta başrolde ki oğlan 21. yüzyıl genç aktörlerinden lakin küçük kızımız 1997 doğumlu Romanya'lı Catinca Untaru bana resmen o yaştaki çocukların aslında sevilip bağıra basılacak cinsten olduklarını hatırlattı. Filmin konusu çok mistik çok masalsı o yüzden anlatmayacağım. Ama siz siz olun ölmeden önce bu filmi izleyin derim. Usual Suspects benzeri diyorlar ama bence konusu ile onunla alakası olmadığını anlayacaksınız. Gerçekle masal arası iki hikayenin birleşimi ve bir çocuğun gözünden yaşaıdığı tüm atraksiyonlar gerçekçi bir şekilde yansıtılmış.
Çok başarılı bir filmdi, gee nöbetimi rahatlıkla yarılattı hatta bitmesini bile istemedim hatta ve hatta senarist olup, filmin yarısında sonunu değiştiresim bile geldi Roy, Alexandrea'yı evlatlık edinsin alsın bağrına bassın falan. :) O yapmasa ben yaparım moduna bile girdim.
Filmi izleyin emin olun o kıza Türk usulü "oyy kıyamam guzuuum" diyeceksiniz 2006 yapımı ve o zaman 9 yaşında olan bu velet nasılda döktürmüş anlatamam.
Zaman geçsin diye izlenecek bir film değil, en baba diziyi kaçırtacak cinsten bir film.
Uzunca tanımı: David Fincher'in kafadan kefil olduğu bir yapım. Cast'ta ki kimse tanıdık değil hatta başrolde ki oğlan 21. yüzyıl genç aktörlerinden lakin küçük kızımız 1997 doğumlu Romanya'lı Catinca Untaru bana resmen o yaştaki çocukların aslında sevilip bağıra basılacak cinsten olduklarını hatırlattı. Filmin konusu çok mistik çok masalsı o yüzden anlatmayacağım. Ama siz siz olun ölmeden önce bu filmi izleyin derim. Usual Suspects benzeri diyorlar ama bence konusu ile onunla alakası olmadığını anlayacaksınız. Gerçekle masal arası iki hikayenin birleşimi ve bir çocuğun gözünden yaşaıdığı tüm atraksiyonlar gerçekçi bir şekilde yansıtılmış.
Çok başarılı bir filmdi, gee nöbetimi rahatlıkla yarılattı hatta bitmesini bile istemedim hatta ve hatta senarist olup, filmin yarısında sonunu değiştiresim bile geldi Roy, Alexandrea'yı evlatlık edinsin alsın bağrına bassın falan. :) O yapmasa ben yaparım moduna bile girdim.
Filmi izleyin emin olun o kıza Türk usulü "oyy kıyamam guzuuum" diyeceksiniz 2006 yapımı ve o zaman 9 yaşında olan bu velet nasılda döktürmüş anlatamam.
Zaman geçsin diye izlenecek bir film değil, en baba diziyi kaçırtacak cinsten bir film.
28 Mayıs 2010 Cuma
I'm a Sleepwalker
Evet ben bir uyurgezerim. Uyurgezer bile değil uyuratlar ulen o nasıl bir atlamadır.
Geçen gece saat 3 sularında gece yataktan kalkıp Fight Club'ta ki adamın kendi kendini dövme sahnesi gibi yere fırlatmışım kendimi. Annem beni cıglıklar içindeyken bulmus ve kaldırıp yatagıma yatırmıs. 1,90'lık ben o esnada cenin pozisyonunda yaklasık 1 metre olmusum kan ter içinde ve titreyen bir şekilde. Getirin gözünüze artık. Sabah kalktıgımda heryerim agrıyordu ulan bıktım bu işlerden de hee askerde ne bok yiyeceksem artık! 300 kişi çullanır uzerime sanırım o çığlığa kaza kurşununa gitmezsem iyidir.
Geçen gece saat 3 sularında gece yataktan kalkıp Fight Club'ta ki adamın kendi kendini dövme sahnesi gibi yere fırlatmışım kendimi. Annem beni cıglıklar içindeyken bulmus ve kaldırıp yatagıma yatırmıs. 1,90'lık ben o esnada cenin pozisyonunda yaklasık 1 metre olmusum kan ter içinde ve titreyen bir şekilde. Getirin gözünüze artık. Sabah kalktıgımda heryerim agrıyordu ulan bıktım bu işlerden de hee askerde ne bok yiyeceksem artık! 300 kişi çullanır uzerime sanırım o çığlığa kaza kurşununa gitmezsem iyidir.
19 Mayıs 2010 Çarşamba
Romeo & Juliet
Her zaman hayranları olmuşumdur, böyle estetik bir ölüm isteği var mıdır dünyada? Önünde saygıyla eğilirim William amca...
Burada, ebedi kalıntımı tertip edip dünyadan bıkmış talihsiz
yıldız boyunduruğunu sallayacağım.
Gözlerim, son kez bak!
Kollarım, son kez kucakla!
Ve nefes kapısı dudaklarım erdemli bir öpücükle mühürlen!
Çekici bir ölüm için sonsuz pazarlık!
Romeo & Juliet (2. Perde)
William Shakespeare
Olay bitmiş abi...
Burada, ebedi kalıntımı tertip edip dünyadan bıkmış talihsiz
yıldız boyunduruğunu sallayacağım.
Gözlerim, son kez bak!
Kollarım, son kez kucakla!
Ve nefes kapısı dudaklarım erdemli bir öpücükle mühürlen!
Çekici bir ölüm için sonsuz pazarlık!
Romeo & Juliet (2. Perde)
William Shakespeare
Olay bitmiş abi...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)